NATO ülkelerine “bize saldırı olmayacak” diyorlar ama Avrupa’da savaş ayak sesleri duyuluyor. Sokaklarda, diplomatik salonlarda biriken gerginlik, bağırarak gelen bir krizin habercisi. Küreselciler kaybettiklerini anladığında ne yapar? Ortalığı karıştırır, kriz üretir, halkı korku ve kaosla yeniden kontrol altına alır. Polonya’dan Paris’e, Berlin’den Budapeşte’ye kadar yaşanan provokasyonlar bunun açık göstergesi.
7 Ekim Aksa Tufanı sadece Gazze’yi değil, küresel dengeleri sarstı. Gazze yakılsa da sistemin temelleri sallanıyor. Bu yüzden generallerin ve devletlerin toplantıları sıradan brifingler değil; geleceğin nasıl şekilleneceğine dair kritik eşiklerdir.
İran ve İsrail hattı ise yeniden ısındı. İsrail “İran beklediğimizden güçlü çıktı, dikkatli olmalıyız” derken, Tahran teslim olmayacağını ve gerekirse ABD ile savaşacaklarını söylüyor. BM yeni yaptırımları onadı; ama İran uranyum stoklarının yerlerini açıkladı, Amerika’ya bildirdi. Bu hamle, hem diplomatik hem de psikolojik bir mesaj.
Gazze anlaşması karşılığında İran’a son bir darbe gelebilir mi? Tarih gösterdi ki savaş kararları sadece sahadaki askeri durumla ilgili değil; iç siyasetteki dengeler, aşırı sağcı kabine elemanları ve hükümetin devamlılık hesaplarıyla da bağlantılı. “Savaşı durdurursam hükümet düşer” mantığı, iç politikada dahi saldırgan bir araçtır.
Amerika hâlâ sahada kilit oyuncu. Tanker uçakları, lojistik konvoylar Avrupa’ya hareket ediyor. Geçmişte İran’ın nükleer programına saldırılmadan önce de böyle hareketler gözlemlenmişti. Peki hedef, Gazze anlaşması karşılığında İran’a son bir operasyon mu? Enerji piyasasından küresel ekonomiye domino etkisi yaratacak bir adım olabilir.
İsrail cephesinde Netanyahu’nun manevraları, sağ-milliyetçi unsurların pozisyonu ve Trump dönemi Washington planları, Gazze’yi yeniden inşa etme hedefiyle birleşiyor. Kağıt üzerinde barış gibi görünen bu plan, sahada uygulanabilir mi? Tony Blair’in geçiş hükümeti tartışmaları ve Irak deneyimi, planın güvenilirliğini sorgulatıyor.
Avrupa içi provokasyonlar da korkutucu. Camilerin, sinagogların tahrikleri, sokak olayları… Dış istihbarat operasyonları açıkça gözlemleniyor. Fransa’nın Filistin’i tanıma kararı sonrası sokaklarda yaşananlar, Avrupa’nın kırılganlığını ortaya koyuyor. Peki Avrupa mı ayakta kalacak, yoksa dağılacak mı? Bana göre dağılmış bir Avrupa riski daha yüksek.
ABD’de halk uyanıyor, “bu ülkeyi kim yönetiyor?” sorusu yüksek sesle soruluyor. İçteki kutuplaşma, dış politika maceralarıyla birleştiğinde Washington’un manevra alanı daralıyor. Trump’ın Ulusal Muhafız hamleleri, göçmen merkezlerine müdahaleler ve Latin Amerika operasyonları, içerideki gerilimi artırıyor.
Orta Doğu’da ise İran’ın ideolojik gücü ve Şii milis ağları, İsrail’in güvenlik adımlarıyla çakışıyor. Arap devletleri ve halklar arasında bir uyanış var; “bizi nasıl kullandınız” sorusu yükseliyor. Bu da İran’ın bölgesel stratejilerini yeniden dizayn edebilir.
Sonuç olarak sahada ve sahadan bağımsız alanlarda çok katmanlı bir kriz var. Gazze, İran, Avrupa provokasyonları, ABD iç siyaseti… Hepsi birbirine bağlı zincirler halinde ilerliyor. Bir yandan korku ve kaos, diğer yandan fırsatlar var. Aksa Tufanı gibi kırılmalar, yeni dengeleri belirleyecek.
Sorular net: Güvenliği kim sağlayacak? Meşruiyeti kim temsil edecek? Garantörler hangi şartlarda sahaya inecek? Eğer bu sorular cevapsız kalırsa, Avrupa’dan Amerika’ya, Ortadoğu’dan Akdeniz’e kadar yeni, daha tehlikeli bir döneme uyanabiliriz.
Bugün gündemin en kritik sorusu şu:
SUMUD FİLİOSU GAZZE’YE SADECE 120 DENİZ MİLİ UZAKLIKTA.
Sumud Filosu Gazze’ye Girer mi?
Sumud Filosu Gazze’ye girecek mi?
Mavi Marmara hafızalarımızda hâlâ taptaze. İsrail’in “ablukayı deldirmem” inadı, o gün yaşanan kanlı saldırıyla tarihe geçmişti. Ama unutmayalım, 2010’un şartları ile 2025’in şartları aynı değil. Dünya değişti, dengeler değişti, Türkiye değişti.
Birincisi, bugün Türkiye sadece sivil toplum örgütleriyle değil, devlet aklıyla bu denklemin içinde. Türk fırkateynleri uzaktan da olsa süreci takip ediyor. Bu, İsrail için caydırıcı bir mesajdır.
İkincisi, dünya kamuoyu artık çok daha hassas. Gazze’deki vahşet karşısında sessiz kalmayan milyonlar var. Eğer İsrail, Sumud Filosu’na Mavi Marmara’daki gibi sert bir saldırı yaparsa, bu kez uluslararası tepki çok daha yıkıcı olur. Avrupa sokakları zaten kaynıyor, bir de böyle bir kriz eklenirse Netanyahu hükümeti köşeye sıkışır.
Üçüncüsü, İsrail’in iç dengeleri kırılgan. Netanyahu hükümeti içeride protestolarla boğuşuyor. Yeni bir “deniz faciası” bu hükümeti daha da sarsar.
Olasılıkları masaya koyalım:
* Kontrollü izin: İsrail, filonun Gazze’ye doğrudan girmesine değil, belki Aşkelon ya da Güney Kıbrıs üzerinden yardımların aktarılmasına izin verebilir. Abluka delindi denmesin diye ara formüller bulunabilir.
* Sert müdahale: İsrail denizde engelleme yapar, yeni bir kriz patlak verir. Ama bunun faturası hem uluslararası kamuoyunda hem içeride Netanyahu’ya ağır olur.
* Türkiye’nin garantörlüğü: Ankara sürece doğrudan girerse, İsrail geri adım atmak zorunda kalabilir. Bu ihtimal giderek güçleniyor.
Benim kanaatim şu: İsrail, “ablukayı deldirmem” çizgisinden kolay kolay vazgeçmez. Ama Türkiye’nin askeri ve diplomatik varlığı sayesinde Mavi Marmara’daki kadar kanlı bir tablo da yaşanmayabilir. Yani filo Gazze’ye doğrudan giremese bile, Gazze’ye ulaşacak bir ara formül mutlaka bulunacaktır.
Bugün sahada ve masada görünen gerçek şudur: Bu süreç kimin kaybedeceğini değil, kimin kazanacağını gösterecek. Ve görünen o ki, bu tablodan kazançlı çıkan yine Türkiye olacaktır.



