Sınırlarımızdaki Ateş, İçimizdeki Sessizlik: Biz Ne Zaman Uyanacağız?
14 Haziran 2026…
Tam üç buçuk yıl önce, insanlığın üzerine kara bir gölge gibi çöken savaşın fitili ateşlendi. Peki, hiç durup düşündük mü; bu fitili kim ateşledi, kimler büyüttü ve bugün bizi nereye sürüklüyor?
Savaş yalnızca Filistin’de başlamadı. Bugün geldiğimiz noktada İran, Amerika destekli İsrail ile çatışmaların merkezinde yer alıyor. Türkiye’nin komşu ülkesi olan İran’a yönelik saldırılar, yalnızca bölgesel bir mesele değil; aynı zamanda Türkiye’nin güvenlik dengelerini de doğrudan ilgilendiren bir tabloyu önümüze koyuyor.
Hemen yanı başımızdaki Lübnan’da istikrarsızlık büyüyor. İsrail’in bölgedeki askeri hamleleri ve genişleme politikaları uzun süredir tartışma konusu olurken, Suriye üzerinden yeni planların dillendirilmesi de dikkat çekiyor. Daha da önemlisi, İsrail’den zaman zaman yükselen ve Türkiye’yi hedef gösteren söylemler, bölgede gerilimin hangi boyuta taşınabileceğine dair ciddi soru işaretleri oluşturuyor.
“Vadedilmiş topraklar” söylemi etrafında şekillenen bu çatışma düzeni, adeta yeni bir savaş çağını beraberinde getiriyor. Dünya genelinde bu sürece karşı boykotlar, protestolar ve yürüyüşler düzenlendi. Ancak bütün bu tepkiler çoğu zaman cılız kaldı. Belki de daha güçlü çıkmalarına izin verilmedi.
Öte yandan, sesini yükselten ülkelerde yaşanan iç karışıklık girişimleri de dikkat çekici bir başka gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle son dönemde Türkiye’nin farklı yöntemlerle hedef alındığı yönündeki tartışmalar her geçen gün artıyor. Dijital çağın tam ortasındayız. Artık her şey küçük bir ekranın içine sığdırılmış durumda ve bu çağın en güçlü silahı algı yönetimi haline geldi.
Sosyal medya yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda toplumların psikolojisini şekillendiren büyük bir güç. Bu gücün nasıl kullanıldığı, özellikle genç nesiller üzerinde ne tür etkiler bıraktığı ise ciddi şekilde tartışılması gereken bir mesele.
Çünkü ilk kez bu kadar derin bir ruhsal yorgunluk görüyoruz. İlk kez sosyal çöküşün bu denli görünür hale geldiğine şahit oluyoruz. İnsanlar yorgun, gençler kaygılı, umut ise her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Herkes eleştiriyor; fakat çoğu zaman sadece eleştiriyor. Çözüm üretmek yerine şikâyet etmek, adeta yeni bir alışkanlık haline geliyor.
Oysa biz, yüzyıllar boyunca yalnızca bir devlet değil, bir medeniyet inşa etmiş bir milletin evlatlarıyız. Belki de bu ruhu yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var.
Bu noktada aklıma o güçlü dizeler geliyor:
“Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik.
Kelleler damlardı kılıcımızdan.
Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…”
Bu satırlar yalnızca bir kudret anlatısı değil; aynı zamanda bir özgüvenin, bir millet bilincinin ve tarihsel hafızanın yansımasıdır.
Tarih bize önemli sorular soruyor.
Filistin, 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi sırasında Osmanlı egemenliğine girdi ve uzun yıllar boyunca bölgede görece bir düzen ve istikrar hâkim oldu. Balkanlar ise yaklaşık 550 yıl Osmanlı idaresinde kaldı. Bugün dönüp baktığımızda kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz nerede eksildik?
Evet, topraklar savaşlarla kazanıldı ve yine savaşlarla kaybedildi. Türk töresinde vatanın bedeli ağırdır. Ancak asıl mesele geçmişin yasını tutmak değil; geçmişten ders çıkarabilmektir.
Bugün yeniden aynı soruyu sormak zorundayız:
Bize ne oluyor?
Tehlike artık çok uzaklarda değil; kapımızın hemen yanında. Elbette devlet mekanizması güvenlik politikaları çerçevesinde çalışmalarını sürdürüyor. Savunma sanayisinde atılan adımlar, özellikle yerli teknoloji hamleleri, toplumda yeniden bir özgüven duygusunu canlandırdı. Selçuk Bayraktar öncülüğünde geliştirilen teknolojiler ve savunma projeleri, birçok gence “Biz de yapabiliriz” düşüncesini aşıladı.
Fakat bir gazeteci olarak şunu açıkça söylemek zorundayım:
Biz, karşımızdaki tehdidi yeterince tanımıyoruz.
Ne yapmak istediklerini tam olarak ne okuyabiliyor, ne de buna karşı toplumsal bir refleks geliştirebiliyoruz. Olası riskleri konuşmaktan kaçıyor, geleceğe dair hazırlık yapmayı erteliyoruz. Oysa bu ihmalkârlığın bedeli çok ağır olabilir.
Bir başka acı gerçek ise memleketimin dört bir yanında sessizce büyüyen bir bunalım hâlidir. Hayal ettiği hayat ile yaşamak zorunda bırakıldığı hayat arasında sıkışıp kalan, pırıl pırıl Türk gençleri var. Umudunu kaybetmek üzere olan, gelecek kaygısıyla boğuşan ve kendini yalnız hisseden bir nesil büyüyor.
Şimdi asıl soru şu:
Savaşlar çağında biz ne yapacağız?
Sadece izleyen mi olacağız?
Sadece konuşan mı?
Yoksa tarih boyunca yaptığımız gibi yeniden ayağa kalkmayı mı öğreneceğiz?
Çünkü tarih, hazırlıksız milletleri affetmez.



