Kudüs… Şehirlerin şahı, İslam âleminin gözbebeği; Mescid-i Aksa’nın bulunduğu mübarek şehir. Alemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Muhammed Mustafa’nın Miraç mucizesinin gerçekleştiği bu mukaddes belde, Kur’an-ı Kerim’de “mübarek kılınan topraklar” olarak anılmıştır. Bu yönüyle Kudüs, yalnızca bir şehir değil; imanımızın, tarihimizin ve maneviyatımızın en kıymetli emanetlerinden biridir.
Ne yazık ki bugün o kutlu şehir esaret altındadır.
Yaklaşık 9 milyonluk siyonist bir topluluğun baskısı altında, sadece Kudüs değil; Filistin’in tamamı ağır bir zulüm yaşamaktadır. Öte yandan dünya üzerinde milyarlarca Müslüman bulunmaktadır. Sayımız kalabalık olabilir; ancak asıl soru şudur: Sayımızın çokluğu, mazlumun feryadına ne kadar karşılık veriyor?
Kendi vicdanımda bu soruyu defalarca sordum. Sadece mucize beklemek, yalnızca bir kurtarıcının geleceğini ummak, hiçbir şey yapmadan yardım beklemek bana doğru gelmiyor. Çünkü hakikat şudur: Elimizden geleni yapmadık, hâlâ da gerektiği kadar yapmıyoruz.
Bugün Filistin’de yaşananlar yalnızca Müslümanlara yönelik değildir. Zulüm, din ayırt etmiyor. Hristiyan topluluklar da bu baskıdan payını alıyor. Köyler yok ediliyor, insanlar yerlerinden ediliyor, aileler dağıtılıyor. Erkekler esir alınıyor; kadınlar, çocuklar, yaşlılar katlediliyor. Yetmiyor, geçmişin izleri dahi silinmeye çalışılıyor. Bir zamanlar insanların yaşadığı topraklar, sanki hiç hayat olmamış gibi askeri bölgelere dönüştürülüyor.
Bir millet yavaş yavaş haritadan siliniyor.
Daha da acısı, insanların evleri ellerinden alınıyor; ardından o evlerde, sanki her şey kendilerininmiş gibi yaşam sürdürülüyor. Bu, yalnızca toprak gaspı değil; hafızanın, tarihin ve insan onurunun da çalınmasıdır.
Birleşmiş Milletler ise çoğu zaman üç maymunu oynamaya devam ediyor. Görmüyor, duymuyor, konuşmuyor. Oysa tarih, sessiz kalanları da yargılar. Çünkü haksızlık karşısında susmak, zulmün güçlenmesine zemin hazırlar.
Boşuna denmemiştir: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır.”
Biz şeytan olmayalım.
Gelelim Kudüs’e… O mukaddes şehre.
Benim en büyük hayallerimden biri, bir gün o topraklardan haber sunabilmek. Filistin’in kalbinden, Kudüs’ün sokaklarından dünyaya seslenebilmek. Belki bir gün, özgürlüğün yeniden doğduğu o şehirden umut dolu haberler aktarırız. Belki o gün geldiğinde, yıllardır akan gözyaşının yerini sevinç alır.
Bugün zulüm devam ediyor olabilir. Bugün mazlumların çığlığı gökyüzünü titretiyor olabilir. Fakat tarih bize şunu öğretmiştir: Hiçbir işgal sonsuza kadar sürmez. Hiçbir zulüm ebedî değildir.
Şunu herkes bilsin: Bir halkın inancını, hafızasını ve aidiyetini silemezsiniz.
Kudüs bizim için sadece taş ve topraktan ibaret değildir. Kudüs; secdedir, duadır, emanettir. Kudüs, ümmetin ortak vicdanıdır.
Ve bilinmelidir ki biz, bizden alınanı unutmayız.
Biz alamazsak bizden sonrakiler alır. Onlar alamazsa onların evlatları alır. Nesiller değişir, zaman değişir; fakat hakikat değişmez.
Elbet bir gün…
Bizim olanı geri alacağız.
Çünkü Mescid-i Aksa, ümmetin kalbindedir. Peygamber Efendimizin Miraç mucizesine şahitlik etmiş o kutsal mabedin maneviyatını kirletmenize asla izin verilmeyecek.
Kudüs özgür olana kadar, bu dava yaşayacaktır.
Ve unutulmasın:
Türkler gelir.
Adalet gelir.
Vicdan gelir.
Mazlumun duası er ya da geç karşılık bulur.
Ve o gün geldiğinde, Kudüs yeniden özgürlüğün şehri olacaktır.




